Bugüne ait herhangi bir kay?t bulunamad?.

İRŞÂD SOHBETLERİ;İMAN’DA VE AMEL’DE TEVHİD BaşYazı...

İRŞÂD SOHBETLERİ;İMAN’DA VE AMEL’DE TEVHİD / Muzaffer YALÇIN

Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemin. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve eshâbihî ve ezvâcihi ve evlâdihi ve etbâıhî ve ehl-i beytihî ve ümmehâtihî ve ebîhi bi adedi külli şey’in fi’d-dünyâ ve’l-âhirati ve kezâlik ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.
Tasavvuf yollarında nefis terbiye ve tezkiyesi için bir yola girmiş olan bir insanın kendisinde oluşturması, gönlünde ikame etmesi gereken en önemli hususların başında tevhid akidesi gelir. Allah'ın vahdaniyeti ve birliğidir tevhid. Tevhidi; itikatta (imanda, ilimde) tevhit, amelde tevhit diye iki ... devamı...


EDİTÖRDEN; EDİTÖRDEN;(Özlenen Rehber)
Merhaba
Yeni bir sayı ile daha huzurunuzda olmayı lutfeden Cenâb-ı Hakka sonsuz hamd-ü senalar olsun.

GÜNDEM;Hz. MEVLANA  ve KURBAN GÜNDEM;Hz. MEVLANA ve KURBAN(Tahir Türkmen)


“Nefis öküzünü kurban edebilirsen, ayağını gökyüzünün başına basabilirsin.”
(Divan-ı Kebir’den Seçmeler, cilt: 3, s. 230)

MAKÂLAT;ANNELERİN ANNESİ Hz. Hatice (r.anha)-2- MAKÂLAT;ANNELERİN ANNESİ Hz. Hatice (r.anha)-2-(Murat GELEGEN)


“Ne bahtiyarlık ki, âlem hürmetine yaratıldı Efendim!
Daha gelmeden yaktı, Varaka’yı, Hatîce’yi aşkın Efendim..!”

FIKHIN AYDINLIĞINDA;KURBAN'A DAİR MUHTELİF HÜKÜMLER FIKHIN AYDINLIĞINDA;KURBAN'A DAİR MUHTELİF HÜKÜMLER(Seyfullah KILINÇ)
Kurbanın Tarifi
Kurban kelimesi lügatte; yakınlık, yakınlaşma manalarına gelir. Istılahta ise; Allah’ın rızasını ve yakınlığını kastederek sırf ibadet, yani kulluk maksadıyla Kurban Bayramı’nın ilk üç gününde belirli şartları taşıyan koyun, keçi, sığır ve deveden herhangi birini usulüne göre kesmek demektir.

GÖNÜL DOSTLARININ HAYATLARI; KUTBU'R-RABBANİ İMAM ABDULVEHHAB ŞARANİ (K.S.) GÖNÜL DOSTLARININ HAYATLARI; KUTBU'R-RABBANİ İMAM ABDULVEHHAB ŞARANİ (K.S.)(Derya KOCABIYIK)
KUTBU'R-RABBANİ İMAM ABDULVEHHAB ŞARANİ (K.S.)

İsmi ve nesebi:
Abdülvehhâb bin Ahmed bin Ali bin Ahmed bin Muhammed bin Zerka bin Mûsâ bin Sultan Ahmed Tilmsânî Ensârî’dir. Mısır’ın Kalkaşend kasabasında, 898 (m. 1493)’de doğdu.

HİKEM-İ FARÛKİ;TEVHÎD ve VAHDET HİKEM-İ FARÛKİ;TEVHÎD ve VAHDET(Abdullah Faruki el-Müceddidi (K.S))
Ey sâlik! Kalp Kâbeni, put ve tâğutlardan temizleyip, tevhîdi benliğine hâkim kıl ki; ilâhî güneş basîretine açılsın.

MAKÂLAT;El-HACERU'L - ESVED MAKÂLAT;El-HACERU'L - ESVED(Harun APAYDIN)
Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de: “İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen yorgun

MAKÂLAT;DİLDE İFFETLİ OLMAK MAKÂLAT;DİLDE İFFETLİ OLMAK(Mustafa ŞENTÜRK)
Lisan âlimleri iffeti, ‘haramdan uzak durmak, çirkin söz ve fiillerden sakınmak, haya ve edep dairesinde kalmak, ahlâkî değerlere bağlı bulunmak’ şeklinde tarif ederler. Müfredat yazarı Râgıb el-İsfahânî de beşerî şehvet duygusunun istikamet ve itidal üzere bulunması,

EDEBİYAT;OSMANLI'DA EĞİTİM ve MEDRESELER EDEBİYAT;OSMANLI'DA EĞİTİM ve MEDRESELER(İsmail TORAMAN)
İsmail toraman

Osmanlı’da Eğitim ve Medreseler

2014-2015 eğitim-öğretim yılının henüz başladığı bu günlerde, bir örnek teşkil etmesi açısından ecdadımızın eğitim politikalarından, eğitime verdiği önemden ve o dönemin dünya çapında en önemli eğitim kurumları olan medreselerinden bahsedeceğiz.

Eğitim ve Öğretim
Osmanlıda eğitim, yükselme döneminden sonra hemen her mahallede bulunan sıbyan (mahalle) mekteplerinde başlardı. Sıbyan mektepleri hem devlet eliyle hem de hayırsever vatandaşlar vasıtasıyla açılır ve öğrencilere gerekli hizmetleri sunardı.
Öğretimin bu ilk kademesinde daha çok dini ağırlıklı bir eğitim verilmekteydi. Çocuklara ilk önce Kur’an-ı Kerim öğretiliyor, ardından diğer derslere geçiliyordu. Sıbyan mekteplerinde öğrenciler derslerini yere koydukları minder üzerinde yapıyorlardı. Günümüz eğitim kurumlarının en büyük sıkıntılarından biri olan disiplinsizlik o dönemin eğitim kurumları için neredeyse söz konusu bile değildi. Disiplinden taviz verilmeyen bu kurumlarda talebeler hocalarına en ufak bir saygısızlıkta bulunamazdı. Hocalarda öğrencilerine yaklaşımlarında aynı hassasiyeti gözetir, onlara nasıl davranmaları gerektiğini çok iyi bilirlerdi.

Âmin Alayları:
Osmanlı Devleti, eğitim ve öğretimin gelecek nesilleri yetiştirmede ne derece önemli olduğunu bildiğinden, çocukların okula başladığı ilk gün onlarda güzel bir intiba uyandırmak açısından törenler düzenlerlerdi. Bu törenler vasıtasıyla çocuklarda okula ve eğitime ilgi ve heves uyandırılıyordu.
Çocuğun okula başlayacağı gün ona güzel ve temiz elbiseler giydirilir, boynuna Kur’an cüzü asılır ve törene uğurlanırdı. Çocuk evinin önünde bekleyen süslü bir ata bindirilir, çocuk ata bindirildikten sonra da “amin alayı” denilen kervan Eyüp Sultan’ın yolunu tutardı. Alayın içerisinde aynı zamanda mektep hocaları ve hocaların yardımcıları bulunurdu. Grupta bulunan “ilahiciler”;
“Lütfunla bize merhamet eyle.
Aman Allah, ya Allah.” diyerek dua şeklinde ilahiler okur, “aminciler” diye bilinen grupta amin diye bağırırdı. Tören sonunda gruptaki hocalara, ilahicilere, amincilere yemekler yedirilir, hediyeler dağıtılır, harçlıklar verilirdi.

Medreseler:
Anadolu’nun İslam yurdu olmasından itibaren inşa edilmeye başlanan medreseler, sadece Anadolu’nun değil o dönem bütün İslam coğrafyasının, hatta bütün dünyanın en gözde eğitim kurumlarıydı. Günümüzün yükseköğretim kurumlarına tekabül eden medreseler, hem dini ilimlerin hem de pozitif ilimlerin birlikte, uyum içerisinde verildiği günümüzde de özlenen bir eğitim kurumuydu.
Anadolu’da gerek Selçuklu döneminde gerekse de Osmanlı döneminde medrese kurumlarına son derece önem verilmiş, medreselerden çok sayıda inşa edilmiş, bu kurumlardan en güzel şekilde istifade edilmiştir.
Medreseler, dönemin en gözde eğitim kurumu olmanın sırtına yüklemiş olduğu yükü hemen her dönem layıkıyla yüklenmiştir. İsimlerini saymakla bitiremeyeceğimiz, bu gün hala istifade ettiğimiz nice ilim sahibi büyükler bu kurumlardan yetişmiştir. İçlerinde dini ilimlerde zirve yapmış kişiler olduğu gibi, gerek tıp gerek astronomi gerek matematik gerekse de fizik gibi daha birçok pozitif bilim alanında da zirve yapmış kişiler vardı.
Avrupa, orta çağın koyu karanlığında boğulurken dönemin Osmanlı medreseleri bütün İslam beldelerini aydınlatıyor, çokça yaygın olan cehalet hastalığının tuzaklarından koruyordu. Özellikle devletten imparatorluğa geçildiği Fatih döneminde İstanbul’daki Sahn-ı Seman ve Tetimme medreseleri göz kamaştırıyordu.

a) Medreselerde Eğitim:
Osmanlı devrinde medreselerde eğitimin ücretsiz olmasının yanı sıra, ihtiyaç sahibi öğrencilere burslarda veriliyordu. Medrese öğrencileri yatılı olarak eğitim görüyorlardı. Yeme, içme ve barınma ihtiyaçları karşılık talep etmeden gideriliyordu.
Medreselerde, Kur’an, hadis, fıkıh, akaid, tefsir gibi dini ilimlerin yanında; kelam, mantık, belagat, lügat, hahiv, hendese, hesap, tarih ve coğrafya gibi beşeri ilimler de okutuluyordu.
Dersler, genellikle soru-cevap şeklinde işlenmekteydi. Soruları hem hocalar öğrencilerine hem de öğrenciler hocalarına sorabiliyordu. Belirli günlerde halka içinde dersler yapılıyor ve bu derslerde halk kafasına takılan hususları medrese hocalarına sorup cevabını alabiliyordu. (Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı : 14 Yıl : 2003/1 (149-168 s.)

b) Medreselerde Mimari:
Sadece birer eğitim kurumu olsun diye inşa edilmeyen Anadolu medreselerini, günümüz eğitim kurumlarından ayıran en belirgin özelliklerden biri de hiç şüphesiz medreselerin estetik bir kaygı gözetilerek inşa edilmiş olmasıdır. O dönemin vazgeçilmez yapı malzemesi taş kullanılarak yapılan bu eğitim kurumları, birer taş yığını gibi görünmesin diye en ince ayrıntısına kadar dikkat edilerek sanatsal bir üslupla inşa edilmiştir. Her ayrıntısında farklı bir güzellik bulunan ve bu gün birçoğu hala ayakta olan medreseler aynı zamanda insanın göz zevkine de hitap etmektedir.
Sadece Selçuklu ve Osmanlı medreseleri değil, Anadolu’da inşa edilen diğer medreseler de sanatsal açıdan birer harikaydı. Buna bir örnek Mardin merkezde bulunan ve Akkoyunlular döneminde yapılan Kasımiye Medresesidir. Medrese Mezopotamya ovasına hâkim bir noktada ve taş kullanılarak inşa edilmiştir.
Hemen bütün medreselerde olduğu gibi avlusunda bir havuz vardır ancak bu havuzu diğer havuzlardan ayıran bir özelliği vardır. Şöyle ki; bu havuz insanoğlunu temsil etmektedir. Avlunun duvarlarından çıkan su, genişçe bir arktan geçerek ince bir arka, oradan da ortadaki havuza ulaşır. Havuza dolan su daha sonra başka bir arktan avluyu terk eder. İşte bu suyun akışı insanoğlunun yaşamını temsil eder. Suyun avluya geldiği yer insanın doğumunu, geçtiği ilk ark çocukluğunu, ince ark gençliğini, ortadaki havuz olgunluğunu ve en son avluyu terk ettiği arkta yaşlılığını ve ölümünü temsil eder.
Kasımiye medresesindeki diğer bir özellik de öğrencilerin odalarının kapısıdır. Öğrencilere ait olan odaların kapıları son derece alçaktır. Bunun sebebi ise öğrencilerin hocalarının huzuruna boyunlarını bükerek gelmelerini sağlamaktır. Bir örnek olması açısından Kasımiye medresesinin mimarisinden bahsettik, Anadolu’da bu tür estetik değerlere sahip olan daha nice medreseler mevcuttur.
Yeni bir eğitim döneminin başladığı bu günlerde, hâlihazırdaki eğitim sistemimizde birçok eksiklikler mevcuttur. Bu eksiklikler ve günümüzün şartları göz önüne alınarak, Osmanlı eğitim sistemi bugünkü eğitim sistemimize adapte edilebilir. Böylece kendi kültürümüzden kopmadan, sağlam temeller üzerine inşa edilmiş bir eğitim sistemi kurabiliriz.


PEYGAMBERLER TARİHİ;HZ.HÛD (a.s) PEYGAMBERLER TARİHİ;HZ.HÛD (a.s)(H.Özlem AKSAÇLIOĞLU)

Hz. Nuh’dan (a.s.) sonra peygamber olarak gönderilen Hz. Hûd’un (a.s.) soyu beşeriyetin ikinci atası olan Hz. Nuh’a (a.s.) dayanıyor.

AİLE:KURBİYET YOLUNDA HACER OLMAK AİLE:KURBİYET YOLUNDA HACER OLMAK(BERDA AKSOY ÇETİN)

Rivayete göre Firavun’un sarayında köle olan, sonra da İbrahim (a.s.)’a zevce olan annemiz Hacer…
Diğer bir rivayette Hz. Hacer’in Firavun’un sarayında köle olduğu, Sara annemize hediye edildiği söyleniyor. Evin ihtiyaçlarıyla ilgilenmesi için evlerinde kalan cariye olduğu ve Hz. İbrahim (a.s.)’ın çocuk sahibi olamadığından dolayı üzüntüsünden, Hz. Hacer annemizi İbrahim (a.s.) ile evlenmeye Sara annemizin teklif ve teşvik ettiği İsrailî kaynaklarda anlatılıyor.
Hz. İbrahim (a.s.) eşi Sara annemiz bir evlat sahibi olamayınca, annemizin de rızasıyla Hz. İbrahim (a.s.) ile Hacer annemiz evleniyor. Aslı Mısırlı görünüş itibariyle siyahi olarak bilinen içi ay parçası gibi olan annemiz nihayet bir evlat sahibi olacaktı. Hem de öyle bir evlat ki Allah yolunda kurban olmaya diri diri razı olacak bir evlat… Hz. Hacer gebe kaldıktan sonra yine evin işlerine yardımcı olacak şekilde yaşantısına devam ediyor. O dönemlerde annelerimiz arasında pek bir anlaşmazlık olmuyor. Nihayetinde Halilullah neslinin devamı İsmail (a.s.) dünyaya geliyor. İsmail (a.s.)’ın doğmasından sonra İbrahim (a.s.)’ın şefkatle yaklaşmasından ve yakınlığından sonra Sara annemiz bir hayli sorun yaşıyor. Ve Hacer annemizle çatışma içerisine giriyor. Kıskançlık daha çok kadınların kalbinde ortaya çıkan psikolojik bir hastalıktır. Sevginin olduğu yerde kıskançlık olabiliyor ancak aşırısı zarardır, nefsi hastalıktır.
Âişe (r.anha) annemiz anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v) bir gece yanımdan çıkıp gitti. Kendisini kıskandım. Geri dönüp geldiğinde tavrımı(n değiştiğini) görünce:
- “Aişe, ne o kıskandın mı?” dedi
- “Benim gibi biri, senin gibi birisini nasıl kıskanmasın?” dedim.
- “Vallahi sana şeytanın gelmiş” dedi.
- “Ya Rasûlullah! Benim şeytanım mı var?”
- “Evet”
- “Ya Rasûlullah! Senin şeytanında mı var?”
- “Evet var! Lakin Allah bana yardım etti de şerrinden emin oldum” dedi. (Sahih-i Müslim, Mişkat 280/ Hayatü’s-Sahabe, s. 193 cilt 3)
Kıskançlık ne özenilecek bir davranıştır ne de kazanılacak. Allah hepimizi o hastalıktan kurtarsın inşallah.
Hz. İsmail’in doğumuyla birlikte Hacer annemiz için zor ve meşakkatli bir hayat başlamıştır. Anlaşmazlıklar sürekli devam ediyor, Sara annemiz artık İsmail ve annesini istemiyordu. Tabii İbrahim (a.s.) eşinin isteğiyle çocuğu ve diğer eşini gönderecek değildi.
İlahi emir sonrasında seksen altı yaşında iken nasip olduğu evladını annesiyle birlikte Belde-i Haram’a götürülmesi vahyedildi. (İbnü’l-Esir, c. s. 103.)
Hz. İbrahim (a.s.) Kendi elleriyle eşini ve çocuğunu, yeşilliklerin, suyun, yiyeceğin olmadığı bir yere bıraktı. Mekke ufuklarında, kızgın kumların içerisinde… ellerinde bir süre yetecek kadar hurma ve bir matara su vardı. Ama Hacer annemizin gönlündeki itaat, aşk öyle kuvvetliydi ki bir gün sonrasını bile düşünmeksizin emre itaat etmişti. Yarın bu hurma yetmezse ne yaparım diye bile düşünmedi. Öyle bir sadakatin aşkın içindeydi ki ne yalnızlığına baktı ne de başka bir şeye. “Bana Allah yeter!” diyerek ısssız çölde tek başına yaşantısına devam etti. Annemizin zamanla sütü de bitmişti, çocuğunu emziremiyordu, yiyecek içecek de tamamen tükenmişti. Çocuğun dudakları kurumuş, annesine bakıyordu. Hangi anne çocuğunun susuz kalmasına, aç kalmasına dayanabilir? Hacer annemiz de dayanamadı. Daha iki yaşındaki İsmail’i güneşin yakıcı ışınları altında, susuzluk ve sıcaktan iyice yanıp yakılmış bir şekilde sıcaktan ağlıyordu. Buna daha fazla dayanamayan annemiz, etrafta su bulabilirim ümidi ile Kâbe’ye en yakın dağ olan Safa tepesine çıktı. Hiç kimse yoktu. Safa tepesinden indi. Kurak dereyi geçerek, koşar vaziyette Merve tepesine çıktı. Yine kimse gözükmüyordu. Safa ile Merve tepeleri arasında koşarken ellerini açarak: “Ey merhametlilerin en merhametlisi! Bize sen merhamet etmezsen başka kim merhamet edecek’’ diye dua ve niyazda bulunuyordu. Böylece Safa’dan Merve’ye dört defa gitmiş ve Merve’den Safa’ya üç defa yalınayak bir şekilde gelmiştir. Bu esnada Cibril (a.s.) görünmüştür. Kanatlarından biriyle yere vurmuş ve oradan su çıkmaya başlamıştır. Çölün ortasında topraktan fışkıran bir nimet… Yüce Mevla, girdiği tehlikeli imtihanı, yüz akıyla veren Hacer validemize, imtihanın mükâfatını hemen takdim etmiş, kıyamete kadar bereketi devam edecek olan Zemzem suyunu O’nun emrine tahsis etmiştir.
Zemzem alın teridir. Zemzem Ab-ı hayatı temsil eder. Sa’y bitiş, zemzem başlayıştır. Sa’y emek, zemzem ödüldür. Sa’y salih amel, zemzem cennettir.
Çölün ortasında yerden fışkıran su, kendince bir yol ilerlemeye çalışıyorken Hacer annemiz, bu suyun çölde yok olup gideceğinden endişe ederek suya ‘zem zem…’ diye, dilimizde “dur dur” diyerek haykırmıştır. Hz. Hacer, bir yandan akmasın diye suyu, havuz gibi toprakla çevirip gölet yapıyorken, diğer yandan da kırbasını doldurmaya devam ediyordu.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Allah’ü Teâlâ İsmail’in anasına rahmet eylesin. Eğer kendisi Zemzem’i olduğu gibi bıraksaydı(yani etrafını toprakla çevirerek çeşme haline getirmeseydi) bu akan bir çay olurdu’’ (Müsned, Ahmed bin Hanbel, c.1 s.25)
Hacer annemiz susuzluğunu gideren, karnını tok tutan bu sudan içiyor, yavrusuna içiriyor, Mevlâ’sına hamdediyordu.
Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz: “Hacer Zemzem’den içiyor, içtikçe İsmail’i emzirmek için sütü çoğalıyordu’’ buyurarak, Zemzem’in süt çoğaltıcı etkisini gözler önüne seriyordu.
Cenâb-ı Hakk’ın özel olarak Cibril-i Emin’le kazandırdığı bu kuyunun suyu, dünyanın en değerli en mübarek suyu idi. Acıkanı doyuran, susayanın susuzluğunu gideren bir özelliğe sahipti.
Zemzem’in muhtevasında; eriyici madenî tuz, milyonda 1620 mg.; Klor grubu, milyonda 234 mg.; Karbonat grubu, milyonda 365 mg.; Kükürt grubu, milyonda 190 mg. mevcuttur. Nitrat ve sülfat yoktur ki şu an içtiğimiz hazır sularda bulunan sülfat oranındaki fazlalık vücuda zarar vermektedir. Bizler hazır su alırken sülfat oranı az olsun diye bakınırken, Yaradan öyle güzel doğal bir nimet yaratmış ki içinde faydanın faydası var.
Zemzem ile ilgili olarak Ebu Zer (r.a.), bir hatırasını anlatıyor: “Yemin olsun otuz günle gece arası (Mekke’de) durdum. Zemzem suyundan başka (hiçbir) yiyeceğim yoktu. Ama semizlendim. Hatta karnımın büküntüleri kıvrıldı. Karnımda açlık zafiyet hissetmedim. (Sahih-i Müslim)
Hacer validemiz o içinde bulunduğu şartlar altında, tevekkülün gerçek manasını da bizzat yaşayarak bizlere göstermiş bulunuyordu. İçine bırakıldığı çember içinde; inancını kaybetmemiş, fakat etraftan yardım gelecek diye de oturup kalmamış, bir insanın yapabileceği her çeşit çareye takatinin sonuna ulaşıncaya kadar sarılmış ve Cenâb-ı Hakk’ın ğaybi yardımına mazhar olmuştur. İşte, Allah (c.c)’ın bizden istediği teslimiyet ve tevekkül de bu idi. Hacer annemiz böyle samimi bir şekilde herşeyi Allah’tan bekleyerek, tam bir teslimiyet sonrasında en güzel nimetlere sahip olmuştur. Yakınlığı ancak bu şekilde kazanmıştır. Bugün yaşantımızda maruz olduğumuz imtihanlar bu kadar ağır değilken o hakiki sevgiyi, aşkı, itaati kavrayamamak acı… Allah hepimize Hacer validemiz gibi bir teslimiyet, tevekkül, aşk nasip etsin…
İbrahim (a.s), oğlu ve karısını Mekke çölüne bıraktıktan sonra, onlarla bütün alakasını kesmiş değildi. Aksine arada sırada onların yanına gider, bir süre beraber kalırdı.
Bir gün İbrahim peygamber rüyasında oğlu İsmail’i boğazlarken görür. Bu rüya üç defa tekrarlanınca artık oğlunu kesmeye karar verir ki, bu güne bu sebeple “Nahr (boğazlama) Günü’’ denir. İbrahim (a.s.) oğlu ve eşinin yaşadığı yere gider, çadırlarına yaklaşır. İsmail babasını içeri davet eder. İbrahim (a.s.) oğluna evin önündeki iple bıçağı göstererek: “Evladım! Şu iple bıçağı al, peşim sıra gel, ikimiz birlikte şöyle biraz uzaklaşalım’’ dedi. Baba oğul, çalılığa doğru gittiler. Tabii İbrahim (a.s.) rüya gördükten sonra oğlunu alıp kurban etmek için, Mekke’ye gelirken yolda şeytan bir adam kılığında görünerek ona vesvese ile yaklaşmaya çalışıyor. Ama İbrahim (a.s.) tam bir teslimiyetle yolundan dönmüyor. Bu defa Hacer validemize görünüyor. Ve eşin İbrahim oğlunu boğazlamaya götürüyor, Onu Allah (c.c.) emretti diyor. Yani Haktan yaklaşarak Hacer validemizi kendi fikrine yaklaştırmaya çalışıyor. Ancak teslimiyet abidesi annemiz, yıllarca evvel dediği gibi “Allah bizi koruyacaktır. O bize yeter. Eğer bunu Allah emretti ise yapmalıdır. Bize düşen Allah’ın emrine teslim olmaktır’’ dedi. (İbnü’l-Esir)
Böylece Hacer validemiz, hayatının ikinci büyük imtihanını vermiş oluyordu. Yıllar evvel gösterdiği tevekkülün aynısını, oğlu İsmail on üç yaşındayken de aynı tazelik ve canlılıkla bir defa daha ispatlamış oldu. Bu defa oğlu İsmail’e aynı şekilde yaklaşan şeytan yine boşa çıkmıştır. İbrahim (a.s.) bıçağı bileyip oğlu İsmail’in boynuna iki üç defa sürmüştür lakin bıçak kesmemiştir. Bu esnada bir ses duyulur. Bu ses, “Allah’ü Ekber, Allah’ü Ekber’’ diyordur. İbrahim (a.s) başını kaldırır, Cibril-iEmin, yanında semiz bir koç ile semadan inmektedir…

Sonuç
Kurbanın değerini, kurban edildiği kapının değeri belirler. Allah’ın kapısına kurban olanlar, o kapıya değer yüklemek için değil, kendileri o kapının değerinden pay almak için kurban olurlar. Mal, evlat ve kadının; insanın sevgisini celb ettiği, her şeye tercih edildiği, hatta insanın Allah’tan gayri şeylerle meşgul olduğu şu zaman diliminde bu derslere ne kadar da muhtacız. İnsan, dünyanın geçici süslerine takılıp kaldığı ve varlığının sebebi, devamının kaynağı olan ebedi hakikati terk ettiği zaman ne kadar da küçülmektedir. Asıl olanı unutup batıl olana tutunduğu zaman eline hiçbir şey geçmediğini bile bile, yanlışta ısrarcı olmak ne kötü. Bizler ancak samimi gönüllerle, teslim olabildiğimiz sürece yakınlık nimetine erişmeye hak kazanabiliriz. Sahte gönüllerle, kurbanlarla, teslim olmamış gönüllerle, bir kişilik olan gönlümüze birden çok sevdalar yükleyerek sadece kendi kendimizi zayi ederiz.

Ziyaretçi Sayacı | Bugün : 262 Toplam : 1959041                   Moderatör : Erol ŞEN |